Hayatı, Filmleri ve Özgün Sinema Anlayışı
İtalyan sinemasının en aykırı ve tartışmalı yönetmenlerinden Marco Ferreri, modern toplumun birey üzerindeki etkilerini alışılmadık, sert ve zaman zaman provokatif bir anlatımla beyazperdeye taşıyan önemli bir sinemacıdır. Aile, evlilik, cinsellik, tüketim kültürü, erkeklik, kadınlık, yalnızlık, yaşlılık ve ölüm gibi konular Ferreri’nin sinemasının merkezinde yer alır. Yönetmen, seyirciyi rahatlatan klasik anlatılar yerine rahatsız edici sorular sormayı ve gündelik hayatın görünmeyen taraflarını açığa çıkarmayı tercih etmiştir.
1928 yılında Milano’da dünyaya gelen Ferreri, sinema kariyerine yönetmenlikten önce yapımcılık ve farklı sinema işlerinde görev alarak başladı. İspanya’da geçirdiği yıllar ise onun sanat hayatında belirleyici bir rol oynadı. Özellikle senarist Rafael Azcona ile gerçekleştirdiği çalışmalar, Ferreri’nin kara mizah ve toplumsal eleştiri anlayışının gelişmesine büyük katkı sağladı.
İtalya’ya döndükten sonra kendi sinema dilini daha özgür biçimde geliştiren yönetmen, geleneksel komedi anlayışından uzaklaşarak grotesk, absürt ve karanlık bir üslup oluşturdu. Il federale, L’ape regina, Dillinger è morto, La grande abbuffata, L’ultima donna, Storia di Piera ve La casa del sorriso gibi yapımlarla uluslararası sinema çevrelerinde tanındı.
Özellikle 1973 yapımı La grande abbuffata, tüketim toplumuna yönelik çarpıcı eleştirisiyle Ferreri’nin sinemasını tanımlayan filmlerden biri oldu. Peki Marco Ferreri kimdir? Sinemaya nasıl başladı, hangi filmleri yönetti ve neden bu kadar tartışmalı bir yönetmen haline geldi?
Marco Ferreri Kimdir?
Marco Ferreri, 11 Mayıs 1928’de Milano’da doğan İtalyan yönetmen, senarist, yapımcı ve oyuncudur. Kariyeri boyunca yalnızca İtalya’da değil, İspanya ve Fransa başta olmak üzere Avrupa’nın farklı kültürel ortamlarında çalışmalar gerçekleştirdi.
Ferreri’nin sinemasını tek bir kategoriye yerleştirmek oldukça zordur. Kariyerinin ilk döneminde İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin etkileri görülürken sonraki yıllarda kara mizah, grotesk anlatım, gerçeküstücülük ve toplumsal taşlama giderek daha belirgin hale geldi.
Onun filmlerindeki karakterler çoğunlukla geleneksel anlamda kahraman değildir. Sıradan, kusurlu, bencil, korkak veya yalnız insanlardır. Ferreri bu karakterleri idealize etmek yerine onların zaaflarını görünür hale getirir.
Bu nedenle yönetmenin sineması, insan davranışlarını gözlemleyen bir laboratuvarı andırır.
Çocukluk ve Gençlik Yılları
Ferreri, Milano’da dünyaya geldi. Gençlik döneminde farklı alanlarda çalıştı ve sinemaya doğrudan yönetmen olarak geçmedi.
Bir süre üniversitede tıp eğitimi almaya çalıştı ancak eğitimini tamamlamadı. Daha sonra sinema sektörüne yöneldi.
Reklamcılık, yapımcılık ve film ekipmanlarının ticareti gibi alanlarda çalışması, sinemanın yalnızca sanatsal değil, teknik ve ticari yönlerini de tanımasına olanak sağladı.
Bu deneyimler ileride yönetmen olarak daha bağımsız hareket etmesine yardımcı oldu.
Ferreri’nin sinemaya yaklaşımında ticari beklentilerden çok kişisel gözlem ve düşüncelerin ağır basmasının nedenlerinden biri de bu çok yönlü başlangıç olabilir.
İtalyan Sinemasıyla İlk Temas
Ferreri’nin sinema dünyasına girdiği yıllarda İtalya önemli bir kültürel dönüşüm yaşıyordu.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ortaya çıkan İtalyan Yeni Gerçekçiliği, toplumun sıradan insanlarına ve günlük yaşamın sorunlarına odaklanıyordu.
Ferreri bu atmosferden etkilendi.
1950’li yılların başında Michelangelo Antonioni gibi önemli yönetmenlerin çalışmalarının çevresinde yer aldı. Aynı zamanda Cesare Zavattini gibi Yeni Gerçekçilik hareketinin önde gelen isimleriyle temas kurdu.
Bu dönemde sinemanın yalnızca eğlendiren bir araç değil, toplumun gerçeklerini inceleyen bir sanat biçimi olabileceğini gördü.
Ancak Ferreri’nin ilerleyen yıllarda geliştireceği üslup Yeni Gerçekçilikten oldukça farklı olacaktı.
Gerçekçilik anlayışını korurken olayları giderek daha absürt ve uç noktalara taşıyacaktı.
İspanya Dönemi
Marco Ferreri’nin yönetmenlik kariyerinde İspanya dönemi son derece önemlidir.
1950’lerin ortalarında İspanya’ya giden Ferreri, burada film ekipmanlarının ticaretiyle ilgilenirken sinema çevresine de dahil oldu.
Asıl önemli gelişme ise yazar Rafael Azcona ile tanışmasıydı.
Azcona’nın toplumsal gözlemleri ile Ferreri’nin yönetmenlik yaklaşımı birbirini tamamlıyordu. İkili, İspanyol toplumunun küçük burjuva yaşamını, ekonomik sorunlarını ve insan ilişkilerindeki çelişkileri kara mizahla ele aldı.
Bu ortaklık, Ferreri’nin ileride İtalya’da gerçekleştireceği filmlerin de habercisi niteliğindeydi.
El pisito ile Gelen İlk Büyük Dikkat
1958 tarihli El pisito, Ferreri’nin yönetmen olarak kendisini göstermeye başladığı önemli filmlerden biridir.
Rafael Azcona’nın senaryosunu yazdığı yapım, ekonomik sıkıntılar nedeniyle evlenmekte ve ev bulmakta zorlanan bir çiftin hikâyesinden hareket eder.
Ancak film yalnızca konut sorununu anlatmaz.
Evlilik, ekonomik zorunluluklar, yaşlılık ve küçük burjuva değerleri üzerinden dönemin toplumunu eleştirir.
Ferreri burada daha sonraki kariyerinde sık sık kullanacağı bir yöntem geliştirir:
Komik görünen bir durumun altında ciddi bir toplumsal sorun saklamak.
El cochecito
1960 yılında çekilen El cochecito, Ferreri’nin İspanya döneminin en dikkat çekici çalışmalarından biri oldu.
Filmin merkezinde yaşlı bir adam ve onun motorlu tekerlekli sandalye edinme isteği bulunur.
İlk bakışta sıradan bir hikâye gibi görünen olay, ilerledikçe yaşlılık, aile ilişkileri ve toplumdan dışlanma üzerine karanlık bir taşlamaya dönüşür.
Ferreri’nin karakterleri arasında yaşlı insanların önemli bir yer tutması da bu filmle birlikte dikkat çekmeye başladı.
Yönetmen, yaşlılığı yalnızca fiziksel bir zayıflık olarak görmez. Toplumun yaşlı insanlara karşı ilgisizliğini ve onların bireysel arzularını görmezden gelmesini de sorgular.
İtalya’ya Dönüş ve Yeni Bir Dönem
Ferreri İspanya’daki çalışmalarının ardından İtalya’ya döndü.
Artık yalnızca komedi çekmek isteyen bir yönetmen değildi.
Komediyi, toplumun sorunlarını görünür hale getiren bir araç olarak kullanmaya başladı.
1960’ların başındaki filmleri özellikle evlilik, cinsellik ve aile ilişkilerine odaklanıyordu.
Bu dönemin önemli yapımlarından biri Una storia moderna: l’ape regina oldu.
L’ape regina ve Evlilik Eleştirisi
1963 tarihli L’ape regina, Ferreri’nin İtalyan sinemasında dikkat çekmesini sağlayan yapımlardan biridir.
Filmde evlilik ilişkisi, cinsellik ve erkek-kadın arasındaki güç dengesi üzerinden incelenir.
Ferreri geleneksel aile anlayışını idealize etmez.
Evliliği romantik bir mutluluk kurumu olarak göstermek yerine, bireylerin birbirleri üzerinde kurduğu baskının ortaya çıkabileceği bir alan olarak ele alır.
Bu yaklaşım, filmin gösterime girdiği dönemde tartışmalara neden oldu.
Ferreri’nin sinemasında bundan sonra aile ve evlilik, tekrar tekrar sorgulanacak temel konular haline geldi.
La donna scimmia
La donna scimmia, Ferreri’nin insan bedenine ve toplumun farklılık karşısındaki tutumuna odaklandığı filmlerden biridir.
Film, fiziksel farklılıkları bulunan bir kadının toplum tarafından nasıl görüldüğünü ve insanların başkalarının farklılıklarını kendi çıkarları için nasıl kullanabildiğini sorgular.
Ferreri burada “normal” kavramının kendisini tartışmaya açar.
Bir insanı toplumun belirlediği standartlara göre değerlendirmek ne kadar doğrudur?
İnsanlar neden kendilerinden farklı olan kişilere karşı merak, korku veya küçümseme hisseder?
Yönetmenin sineması bu soruların kesin cevaplarını vermek yerine seyirciyi düşünmeye zorlar.
Marco Ferreri’nin Kara Mizahı
Ferreri’nin sinemasını diğer yönetmenlerden ayıran en önemli özelliklerden biri kara mizah anlayışıdır.
Onun filmlerinde ölüm, cinsellik, yaşlılık, hastalık veya toplumsal çöküş gibi ağır konular bile mizahi bir anlatımla işlenebilir.
Fakat bu mizah seyirciyi yalnızca güldürmez.
Bir süre sonra izleyici, güldüğü olayın aslında oldukça rahatsız edici bir gerçekliği temsil ettiğini fark eder.
Ferreri’nin komedisi bu nedenle iki aşamalıdır:
Önce güldürür, sonra düşündürür.
Dillinger è morto
1969 yapımı Dillinger è morto, Ferreri’nin sinema kariyerinde önemli bir dönüm noktasıdır.
Film, klasik olay örgüsünden büyük ölçüde uzaklaşır.
Gündelik hayatın sıradan hareketleri, ev içindeki nesneler, televizyon, yemek ve sessizlikler hikâyenin önemli parçalarına dönüşür.
Modern insanın sahip olduğu teknolojik ve maddi imkanların onu gerçekten mutlu edip etmediği sorgulanır.
Ev, burada huzurun simgesi olmaktan çıkar.
Karakterin kendi yalnızlığıyla yüzleştiği kapalı bir mekâna dönüşür.
Ferreri böylece tüketim kültürü ve modern yaşamın yarattığı yabancılaşma üzerine daha deneysel bir sinema kurar.
Modern İnsan ve Yabancılaşma
Ferreri’nin filmlerindeki karakterler çoğu zaman çevreleriyle sağlıklı ilişkiler kuramaz.
Aile vardır ama iletişim yoktur.
Evlilik vardır ama sevgi sorgulanır.
Tüketim vardır ama mutluluk eksiktir.
Kalabalık vardır ama karakterler yalnızdır.
Bu çelişkiler Ferreri’nin sinemasının temelini oluşturur.
Yönetmen, modernleşmenin insan hayatını kolaylaştırırken aynı zamanda bireyleri birbirinden uzaklaştırabileceğini düşünür.
Bu nedenle filmlerinde televizyon, otomobil, ev eşyaları ve yiyecek gibi nesneler sıradan dekorlar olmaktan çıkar.
Bunlar modern insanın yaşam biçiminin sembollerine dönüşür.
La grande abbuffata
Marco Ferreri’nin en ünlü filmlerinden biri La grande abbuffatadır.
1973 yılında çekilen film, Marcello Mastroianni, Michel Piccoli, Philippe Noiret ve Ugo Tognazzi gibi dönemin önemli oyuncularını bir araya getirdi.
Hikâyenin merkezinde dört erkeğin yemek ve tüketim üzerinden giderek aşırılaşan davranışları bulunur.
Ancak film aslında yemek hakkında değildir.
Yemek, modern tüketim toplumunun bir metaforuna dönüşür.
İnsan sahip olduğu şeylerin sayısını artırdıkça gerçekten daha mutlu olabilir mi?
Ferreri bu soruyu aşırı uçlara taşıyarak tartışır.
Film gösterildiği dönemde büyük tartışmalara neden oldu. Ancak zaman içerisinde yönetmenin en önemli eserlerinden biri olarak kabul edildi.
Tüketim Kültürüne Yönelik Eleştiri
Ferreri’nin sinemasında tüketim önemli bir yere sahiptir.
Modern insanın sahip olduğu nesneler arttıkça mutluluğunun da artacağı düşüncesi, yönetmenin filmlerinde sorgulanır.
Ancak Ferreri’ye göre tüketim bazen insanın içindeki boşluğu kapatmak için kullanılan bir davranışa dönüşebilir.
La grande abbuffata bu düşüncenin en uç örneklerinden biridir.
Yemek yalnızca fiziksel ihtiyaç değildir.
Aynı zamanda haz, güç, kontrol, kaçış ve ölüm kavramlarıyla ilişkilendirilir.
L’ultima donna
1976 tarihli L’ultima donna, Ferreri’nin kadın-erkek ilişkilerine yönelik eleştirisini daha da ileri götürdüğü filmlerden biridir.
Filmde geleneksel erkeklik anlayışı ciddi biçimde sorgulanır.
Erkeğin aile içerisindeki otoritesinin azalması, kadınların daha bağımsız bir yaşam kurma isteği ve değişen toplumsal roller üzerinden bir çatışma yaratılır.
Ferreri, erkek karakterlerinin güçlü görünmesine rağmen aslında ne kadar kırılgan olabileceklerini göstermeyi sever.
Bu nedenle onun sinemasında erkeklik çoğu zaman gücün değil, kaybetme korkusunun göstergesidir.
Ciao maschio
1978 yılında çekilen Ciao maschio, yönetmenin erkeklik ve modern toplum üzerine düşüncelerini sürdürdüğü filmlerden biridir.
Ferreri’nin erkek karakterleri, değişen dünyanın karşısında eski rollerini korumakta zorlanırlar.
Toplum değiştikçe erkeklerden beklenen davranışlar da değişir.
Ancak geleneksel erkeklik anlayışı bu değişime uyum sağlamakta zorlanabilir.
Ferreri’nin sineması tam olarak bu çatışmayı mercek altına alır.
Chiedo asilo
1979 tarihli Chiedo asilo, Ferreri’nin toplum ve gelecek konusundaki düşüncelerini çocuklar üzerinden ele aldığı yapımlardan biridir.
Eğitim sistemi ve çocukların toplum tarafından biçimlendirilmesi, filmin önemli meseleleri arasındadır.
Yönetmen burada yetişkinlerin kurduğu dünyanın çocuklara nasıl aktarıldığını sorgular.
Bu yönüyle Chiedo asilo, Ferreri’nin yalnızca mevcut toplumu değil, gelecekte kurulacak toplumun temellerini de sorguladığını gösterir.
Storie di ordinaria follia
1981 tarihli Storie di ordinaria follia, Amerikalı yazar Charles Bukowski’nin eserlerinden uyarlanmıştır.
Filmde yalnızlık, cinsellik, alkol, aşk ve kendini yok etme gibi temalar öne çıkar.
Bukowski’nin karanlık ve marjinal dünyası, Ferreri’nin grotesk anlatım biçimiyle birleşir.
Yönetmen burada toplumun dışında kalan insanlara odaklanır.
“Normal” olarak kabul edilen yaşam biçiminin dışına çıkan insanların davranışları üzerinden toplumun kendi normlarını sorgular.
Storia di Piera
1983 yapımı Storia di Piera, Ferreri’nin daha psikolojik ve dramatik filmlerinden biridir.
Kadın kimliği, aile, cinsellik ve bireysel özgürlük gibi konular ön plana çıkar.
Ferreri’nin kadın karakterleri çoğu zaman erkek egemen toplumsal düzenin sınırları içerisinde hareket etmek zorunda bırakılır.
Ancak yönetmen onları yalnızca mağdur karakterler olarak sunmaz.
Onların arzularını, çelişkilerini ve özgürleşme arayışlarını da görünür hale getirir.
Il futuro è donna
1984 yılında çekilen Il futuro è donna, Ferreri’nin kadınların toplumdaki konumuna daha fazla odaklandığı çalışmalarından biridir.
Kadınların kendi hayatlarını kurma isteği, geleneksel aile anlayışı ve erkek egemen toplum yapısı arasındaki gerilim filmin temel meseleleri arasında yer alır.
Ferreri’nin önceki filmlerinde görülen erkeklik eleştirisi burada kadınların deneyimleriyle birlikte ele alınır.
I Love You
1986 tarihli I Love You, insan ile nesne arasındaki ilişkiyi merkeze alan ilginç bir çalışmadır.
Filmde bir nesnenin insan ilişkilerinin yerine geçmeye başlaması üzerinden modern dünyanın duygusal sorunları sorgulanır.
Ferreri’nin daha önce tüketim kültürü üzerine geliştirdiği düşünceler bu filmde iletişim ve teknoloji bağlamında yeniden karşımıza çıkar.
İnsanlar birbirleriyle iletişim kurmakta zorlandıklarında neden nesnelere bağlanırlar?
Ferreri bu soruya doğrudan cevap vermek yerine absürt bir hikâye aracılığıyla yaklaşır.
La casa del sorriso
Ferreri’nin uluslararası alanda en önemli başarılarından biri La casa del sorriso ile geldi.
1991 tarihli film, yaşlılık ve aşk konularını merkezine alır.
Toplumun yaşlı insanları çoğu zaman yalnızca bakıma ihtiyaç duyan kişiler olarak değerlendirmesine karşı çıkan Ferreri, onların da duygusal ve cinsel hayatlarının olabileceğini gösterir.
Film, Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü kazanarak yönetmenin kariyerinin son döneminde de uluslararası saygınlığını koruduğunu gösterdi.
Son Filmleri
Ferreri, kariyerinin son yıllarında sinemadan uzaklaşmadı.
La carne ve Diario di un vizio gibi filmlerle insan arzuları, ilişkiler ve modern toplum üzerine düşünmeye devam etti.
1996 yılında çektiği Nitrato d’argento ise yönetmenin sinema tarihine yönelik ilgisini ortaya koydu.
Bu yapım, Ferreri’nin uzun yıllar boyunca içinde bulunduğu sinema dünyasına adeta bir bakış niteliğindeydi.
Oyuncu Olarak Marco Ferreri
Ferreri yalnızca yönetmen ve senarist değildi.
Kariyeri boyunca bazı filmlerde oyunculuk da yaptı.
Oyunculuk deneyimi, yönetmen olarak insan davranışlarını gözlemlemesine yardımcı oldu.
Ferreri’nin oyuncularından alışılmışın dışında performanslar istemesinin arkasında da bu deneyimin etkisi olduğu düşünülebilir.
Onun filmlerindeki oyunculuk genellikle doğal gerçekçilik ile grotesk abartı arasında gidip gelir.
Marco Ferreri’nin Sinema Üslubu
Ferreri’nin sanatını birkaç temel özellik üzerinden değerlendirmek mümkündür.
Grotesk anlatım
Sıradan olayları aşırı uçlara taşıyarak gerçekliğin absürt tarafını ortaya çıkarır.
Kara mizah
Ölüm, cinsellik, yalnızlık ve aile gibi ciddi konular mizahın içine yerleştirilir.
Provokasyon
Seyircinin alışılmış düşüncelerini sarsmak yönetmenin bilinçli tercihlerinden biridir.
Yabancılaşma
Karakterlerin toplumla ve birbirleriyle bağ kurmakta zorlanması sık rastlanan bir temadır.
Toplumsal eleştiri
Aile, tüketim, erkeklik ve bürokrasi gibi kurumlar sorgulanır.
Bu özellikler bir araya geldiğinde Ferreri’nin kendine özgü sinema dili ortaya çıkar.
Rafael Azcona ile İşbirliği
Ferreri’nin sinemasını anlamak için Rafael Azcona ile yaptığı çalışmaları ayrıca değerlendirmek gerekir.
İspanya’da başlayan ortaklık, Ferreri’nin kara mizah anlayışının gelişmesinde önemli rol oynadı.
Azcona’nın senaryolarındaki toplumsal gözlem, Ferreri’nin yönetmenlik diliyle birleştiğinde küçük burjuva yaşamının çelişkilerini anlatan güçlü yapımlar ortaya çıktı.
El pisito ve El cochecito bu ortaklığın en bilinen örnekleri arasındadır.
Bu filmler, Ferreri’nin daha sonra İtalya’da geliştireceği sinema anlayışının temelini oluşturdu.
Marco Ferreri Neden Tartışmalıydı?
Ferreri’nin filmleri, gösterime girdikleri dönemlerde sık sık tartışmalara yol açtı.
Bunun temel nedeni, toplumun genellikle konuşmaktan kaçındığı konuları açık biçimde ele almasıydı.
Cinsellik, ölüm, beden, yaşlılık, aile ve tüketim gibi konuları alışılmış sınırların dışına çıkardı.
Fakat Ferreri yalnızca şok yaratmaya çalışan bir yönetmen değildi.
Onun provokatif anlatımının arkasında toplumsal bir sorgulama bulunuyordu.
Seyircinin rahatsız olması, yönetmenin anlatmak istediği şeyin bir parçasıydı.
Marco Ferreri’nin İtalyan Sinemasındaki Önemi
Ferreri, İtalyan sinemasında kendine özgü bir yerde durur.
Yeni Gerçekçilikten etkilenmiş olsa da onun sınırları içerisinde kalmadı.
İtalyan komedisinin mizah geleneğini kullandı fakat komediyi daha karanlık ve rahatsız edici bir biçime dönüştürdü.
Özellikle La grande abbuffata, Dillinger è morto ve L’ultima donna gibi filmler, modern insanın tüketim, yalnızlık ve ilişkiler üzerinden yaşadığı sorunları ele aldı.
Bu nedenle Ferreri’nin sineması yalnızca döneminin İtalya’sını değil, modern toplumun genel sorunlarını anlamak için de değerlidir.
Marco Ferreri Ne Zaman Öldü?
Marco Ferreri, 9 Mayıs 1997 tarihinde Paris’te hayatını kaybetti.
69 yaşında yaşamını yitiren yönetmen, ardında onlarca filmden oluşan geniş bir sinema mirası bıraktı.
Ölümünden sonra eserleri retrospektiflerde, film festivallerinde ve sinema araştırmalarında yeniden değerlendirilmeye devam etti.
Ferreri’nin filmlerinin günümüzde de tartışılmasının temel nedeni, ele aldığı sorunların büyük bölümünün hâlâ güncelliğini korumasıdır.
Marco Ferreri’nin Mirası
Marco Ferreri’nin en önemli özelliği, seyirciye kolay cevaplar sunmamasıdır.
Onun filmlerinde aile her zaman güvenli değildir.
Aşk her zaman mutluluk getirmez.
Tüketim her zaman tatmin sağlamaz.
Erkeklik her zaman güç anlamına gelmez.
Yaşlılık ise hayatın sona erdiği anlamına gelmez.
Ferreri bütün bu kavramların altında yatan korkuları ve arzuları araştırır.
Bu nedenle filmleri üzerinden yalnızca İtalyan toplumunu değil, modern insanın genel durumunu da okumak mümkündür.
Sonuç
Marco Ferreri, sinemayı toplumsal gerçekleri anlatmanın yanı sıra insanın bastırdığı duyguları ve çelişkileri açığa çıkaran bir araç olarak kullanan özgün bir yönetmendir.
1928’de Milano’da doğan Ferreri, sinemaya farklı görevlerde çalışarak başladı. İspanya’da geçirdiği yıllarda Rafael Azcona ile tanışması kariyerinin yönünü değiştirdi. El pisito ve El cochecito gibi filmler, yönetmenin kara mizah ve toplumsal eleştiri anlayışının ilk güçlü örneklerini oluşturdu.
İtalya’ya döndükten sonra aile, evlilik, cinsellik ve toplumsal roller üzerine yoğunlaşan filmler çekti. Dillinger è morto, modern insanın yalnızlığını ve tüketim dünyasının yarattığı yabancılaşmayı deneysel bir anlatımla ele aldı.
1973 yapımı La grande abbuffata ise Ferreri’nin dünya çapında en çok konuşulan filmlerinden biri oldu. Dört insanın aşırı tüketim üzerinden yaşadığı çöküşü anlatan film, modern tüketim kültürünün en sert sinema eleştirilerinden biri olarak öne çıktı.
Sonraki yıllarda kadın-erkek ilişkileri, erkeklik, yaşlılık, yalnızlık ve insanın toplumla ilişkisi üzerine çalışmalarını sürdürdü. La casa del sorriso ile Berlin’de Altın Ayı kazanması, sanat kariyerinin uluslararası boyutunu bir kez daha ortaya koydu.
9 Mayıs 1997’de Paris’te hayatını kaybeden Ferreri, arkasında yalnızca filmler değil, aynı zamanda seyirciyi düşünmeye zorlayan güçlü bir sinema anlayışı bıraktı.
Bugün Marco Ferreri denildiğinde akla gelen temel kavramlar grotesk, kara mizah, yabancılaşma, tüketim ve toplumsal eleştiridir. Onun filmleri insanı rahatlatmak yerine rahatsız eder; fakat bu rahatsızlık, yönetmenin sanatının temel gücünü oluşturur.
Ferreri’nin sinemasını önemli kılan da tam olarak budur: Gülünç görünen durumların arkasındaki trajediyi, trajik görünen olayların içindeki absürtlüğü gösterebilmesi.Luciano Salce Kimdir?
POP HABER Popüler Haber Sitesi