Küresel Finansın Gizli Dünyasına Mizahi Bir Yolculuk
Bazı filmler gerçek bir olayın kendisini anlatır, bazıları ise o olayın arkasındaki sistemi anlamaya çalışır. The Laundromat ikinci gruba daha yakın bir yapım. Steven Soderbergh’in yönettiği, Scott Z. Burns’ün senaryosunu kaleme aldığı 2019 tarihli film, dünya finans sisteminin çoğu insan tarafından görülmeyen taraflarını kara mizah ve hiciv aracılığıyla ele alıyor.
Jake Bernstein’ın Secrecy World adlı kitabından uyarlanan yapımın çıkış noktası, 2016’da dünya gündemine gelen Panama Belgeleri skandalı. Milyonlarca belgenin ortaya çıkmasıyla offshore şirketler, gizli finansal yapılar ve servetlerin farklı ülkelerde saklanmasına olanak sağlayan sistemler kamuoyunun yoğun biçimde tartıştığı konular haline gelmişti.
Soderbergh ise böylesine karmaşık ve teknik bir konuyu ağır bir ekonomi filmi şeklinde anlatmak yerine mizahi, parçalı ve zaman zaman absürt bir anlatım tercih ediyor. Meryl Streep, Gary Oldman ve Antonio Banderas başta olmak üzere güçlü bir oyuncu kadrosunun yer aldığı film, finans dünyasının işleyişini sıradan insanların hayatlarıyla ilişkilendirmeye çalışıyor.
Bu nedenle The Laundromat, yalnızca Panama Belgeleri’ni anlatan bir film değil. Aynı zamanda paranın küresel ölçekte nasıl hareket ettiğini, şirketlerin nasıl görünmez hale gelebildiğini ve karmaşık finansal yapıların günlük yaşamı nasıl etkileyebildiğini sorgulayan bir yapım.
Film, büyük finans dünyasına sıradan bir insanın gözünden bakıyor
The Laundromat’ın hikâyesinde seyirciyi finans dünyasına taşıyan temel karakterlerden biri Ellen Martin oluyor. Meryl Streep’in canlandırdığı Ellen, hayatının bir noktasında kendisini uluslararası finans sisteminin oldukça karmaşık bir bölümünün içinde buluyor.
Başlangıçta kişisel bir problem gibi görünen olayların arkasında daha geniş bir ekonomik ağın bulunduğu ortaya çıktıkça film de kapsamını genişletiyor. Ellen’ın karşılaştığı durum, aslında dünyanın farklı noktalarında faaliyet gösteren şirketler, hukuk büroları ve finansal aracılar arasındaki ilişkilerin yalnızca küçük bir parçasını oluşturuyor.
Burada filmin önemli anlatım tercihlerinden biri devreye giriyor. The Laundromat, tek bir kahramanın başından geçen olayları baştan sona takip etmek yerine farklı karakterlerin hikâyelerine geçiş yapıyor.
Bu sayede seyirci, offshore finans sisteminin yalnızca bir kişi veya kurumdan ibaret olmadığını görüyor.
Filmin resmi tanıtımında da Ellen’ın sahte bir sigorta poliçesini araştırırken Panama merkezli bir hukuk bürosuna ve zengin kişilerin servetlerini korumalarına yardımcı olan offshore yapılanmalara ulaşması, hikâyenin temel hareket noktalarından biri olarak aktarılıyor.
Panama Belgeleri filmin merkezinde yer alıyor
2016 yılında ortaya çıkan Panama Belgeleri, küresel finans dünyasında büyük yankı uyandıran sızıntılardan biriydi. Panama merkezli Mossack Fonseca adlı hukuk ve finans şirketine ait milyonlarca belge, gazetecilerin farklı ülkelerdeki şirketler ve finansal yapılar arasındaki bağlantıları incelemesine olanak sağladı.
The Laundromat da bu olayın kendisinden çok, bu belgelerin ortaya çıkardığı sistemle ilgileniyor.
Filmin dayandığı Secrecy World, gazeteci Jake Bernstein tarafından hazırlanmış ve offshore finans dünyasının nasıl çalıştığını ayrıntılarıyla inceleyen bir çalışma. Soderbergh’in filmi ise kitaptaki geniş araştırma alanını sinemanın daha hızlı ve eğlenceli anlatımına uyarlıyor.
Bu noktada önemli bir ayrıntı bulunuyor: Offshore şirketlerin varlığı tek başına yasa dışı bir faaliyet anlamına gelmiyor. Şirketlerin başka ülkelerde kurulmasının çeşitli yasal ve ticari nedenleri olabilir. Filmin sorguladığı temel mesele ise bu yapıların servetleri gizlemek, gerçek sahipliği perdelemek veya yasa dışı finansal faaliyetleri kolaylaştırmak amacıyla kötüye kullanılabilmesi.
Dolayısıyla The Laundromat’ın hedef aldığı şey yalnızca offshore şirket kavramı değil, bu kavramın arkasında oluşabilen finansal gizlilik sistemi.
Gary Oldman ve Antonio Banderas filmin anlatıcılarına dönüşüyor
The Laundromat’ın geleneksel biyografik veya suç filmlerinden ayrılmasını sağlayan unsurların başında Gary Oldman ve Antonio Banderas geliyor.
İki oyuncu, Mossack Fonseca’nın kurucuları Jürgen Mossack ve Ramón Fonseca’yı canlandırıyor. Ancak karakterlerin filmdeki işlevleri yalnızca olayların içinde yer almakla sınırlı değil.
İkili zaman zaman doğrudan seyirciye seslenerek finans dünyasının karmaşık kavramlarını açıklıyor. Böylece film, klasik bir anlatıcı kullanmak yerine karakterlerin kendisini anlatım aracına dönüştürüyor.
Bu yöntem özellikle finans terminolojisine aşina olmayan izleyiciler açısından önemli. Shell şirketleri, offshore hesaplar, finansal gizlilik ve şirket sahipliği gibi kavramlar akademik bir ders havasında değil, mizahi diyaloglar ve görsel gösteriler eşliğinde aktarılıyor.
Gary Oldman’ın performansındaki teatral hava ve Antonio Banderas’ın daha rahat tavrı, filmin genel tonuyla uyum sağlıyor. İki oyuncunun kameraya dönerek konuşması, seyirci ile film arasındaki klasik mesafeyi de zaman zaman ortadan kaldırıyor.
Meryl Streep’in karakteri filmin insani tarafını güçlendiriyor
Filmin finansal sistemle ilgili anlatısının anlaşılabilir hale gelmesinde Ellen Martin karakterinin önemli bir işlevi bulunuyor.
Ellen, milyarderlerin veya büyük şirketlerin dünyasından gelen biri değil. Tam tersine, gündelik yaşamını sürdüren sıradan bir insan. Bu nedenle onun yaşadığı olaylar, filmin karmaşık ekonomik yapısını bireysel bir deneyime dönüştürüyor.
Meryl Streep de karakterin bu yönünü ön plana çıkarıyor. Ellen’ın yaşadığı sorunlar üzerinden seyirci, küresel finans dünyasının aslında yalnızca bankacıları, yatırımcıları veya şirket sahiplerini ilgilendiren uzak bir mesele olmadığını fark ediyor.
Film burada oldukça basit ama etkili bir anlatım yöntemi kullanıyor: Büyük sistemleri anlatmak için küçük hikâyelerden yararlanıyor.
Ellen’ın hikâyesinden sonra anlatı farklı ülkelere ve farklı insanlara yöneliyor. Bu karakterlerin her biri sistemin başka bir tarafını temsil ediyor. Böylece film tek bir finansal olaydan ziyade birbirine bağlı bir ekonomik düzenin portresini oluşturmaya çalışıyor.
Soderbergh neden komediyi tercih ediyor?
The Laundromat’ın belki de en çok tartışılabilecek özelliği, ciddi bir konuyu mizah yoluyla ele alması.
Panama Belgeleri, vergi kaçırma, servet gizleme ve finansal şeffaflık gibi başlıklar son derece ciddi meseleler. Buna rağmen Soderbergh, filmin atmosferini sürekli karanlık tutmuyor.
Renkli görüntüler, abartılı kostümler, doğrudan kameraya yapılan konuşmalar ve absürt sahneler, filmin ciddi içeriğiyle bilinçli bir tezat oluşturuyor.
Bu tercihin önemli bir avantajı var: Film, ekonomi ve finans konusunda uzman olmayan izleyicinin de konuya yaklaşmasını kolaylaştırıyor.
Ancak bunun bir bedeli de bulunuyor. Mizahın yoğun kullanımı bazı sahnelerde ele alınan problemlerin ağırlığını ikinci plana taşıyabiliyor. Filmin farklı eleştirilerinde de parçalı anlatımının ve ton değişikliklerinin yapının bütünlüğü açısından tartışmalı olduğu görüldü.
Dolayısıyla The Laundromat’ın mizahı yalnızca filmin güçlü taraflarından biri değil; aynı zamanda filmin nasıl algılanacağını belirleyen temel unsurlardan biri.
Parçalı hikâye yapısı filmin ritmini belirliyor
Film klasik üç perdelik bir anlatıya sıkı biçimde bağlı kalmıyor. Bunun yerine farklı karakterlerin kısa hikâyeleri arasında geçişler yapılıyor.
Bu yapı, Panama Belgeleri’nin kapsamına uygun bir tercih olarak görülebilir. Çünkü ortada tek bir olaydan çok, dünyanın farklı bölgelerine yayılan finansal bağlantılar bulunuyor.
Soderbergh de bu nedenle hikâyeyi tek bir merkezde tutmak yerine farklı örnekler üzerinden genişletiyor.
Bir karakter üzerinden şirket yapılanmasını görürken başka bir bölümde servet transferleri veya finansal gizlilik konusu gündeme geliyor. Böylece seyirci, sistemin farklı parçalarını ayrı ayrı inceleme fırsatı buluyor.
Fakat bu anlatımın karakter gelişimi açısından bazı sınırlamaları da var. Çok sayıda karakterin kısa sürelerle kullanılması, bazı hikâyelerin daha fazla derinleşmesini engelliyor.
Bu nedenle The Laundromat’ı geleneksel karakter odaklı bir dramadan ziyade finansal sistem üzerine kurulmuş bağlantılı hikâyeler bütünü olarak değerlendirmek daha doğru olabilir.
Filmin görsel dünyası neden önemli?
The Laundromat’ın görsel tasarımı, anlatılan konunun doğrudan bir yansıması gibi çalışıyor.
Finans dünyasının soğuk ve teknik görünümünün aksine film oldukça renkli bir atmosfer oluşturuyor. Kostümler, dekorlar ve mekân seçimleri anlatının hiciv tarafını destekliyor.
Soderbergh’in yönetmenlik yaklaşımı da bu yapıyı güçlendiriyor. Yönetmen, karmaşık finansal süreçleri uzun ve ağır sahnelerle anlatmak yerine kısa bölümlere ayırıyor.
Bu görsel dinamizm filmin temposunu koruyor. Yaklaşık 96 dakikalık süresi boyunca film, farklı karakterler ve mekânlar arasında hızlı biçimde hareket ediyor.
Bunun sonucunda ortaya klasik bir finans gerilimi değil, kara mizahla süslenmiş bir ekonomik sistem portresi çıkıyor.
Oyuncu kadrosu neden dikkat çekiyor?
The Laundromat’ın geniş oyuncu kadrosu, filmin parçalı yapısına doğrudan katkı sağlıyor.
Meryl Streep, Gary Oldman ve Antonio Banderas’ın yanı sıra Jeffrey Wright, Sharon Stone, James Cromwell, David Schwimmer, Robert Patrick, Melissa Rauch ve Matthias Schoenaerts gibi oyuncular da yapımda rol alıyor.
Bu kadar geniş bir kadronun tercih edilmesi, filmin tek bir hikâyeye sıkışmasını önlüyor. Her oyuncu, küresel finans sisteminin farklı bir yüzünü gösteren bölümlerde yer alıyor.
Özellikle Streep’in daha insani ve gündelik karakteriyle Oldman-Banderas ikilisinin teatral anlatıcıları arasındaki karşıtlık dikkat çekiyor.
Bir tarafta sistemin sonuçlarından etkilenen sıradan insanlar, diğer tarafta sistemi açıklayan ve onun mekanizmalarını bilen karakterler bulunuyor.
Bu karşıtlık filmin anlatısal omurgasını oluşturuyor.
The Laundromat hangi soruların peşinden gidiyor?
Filmin asıl gücü, seyirciye tek bir cevap vermekten çok bazı temel soruları düşündürmesinde yatıyor.
Bir şirketin gerçek sahibi neden gizlenir?
Servet farklı ülkelerde neden tutulur?
Vergi sistemleri arasındaki farklılıklar uluslararası şirketleri nasıl etkiler?
Hukuki olarak mümkün olan her finansal işlem aynı zamanda etik açıdan tartışmasız mıdır?
The Laundromat bu soruların tamamını ayrıntılı bir ekonomi dersi şeklinde cevaplamıyor. Bunun yerine örnek olaylar üzerinden finans dünyasının karmaşıklığını göstermeye çalışıyor.
Bu nedenle film bittikten sonra akılda kalan yalnızca Panama Belgeleri’nin ayrıntıları değil, finansal şeffaflık ve ekonomik güç arasındaki ilişkiye dair sorular oluyor.
The Laundromat ile The Big Short arasındaki fark
Finans dünyasını konu alan filmler söz konusu olduğunda The Laundromat’ın sık sık The Big Short ile birlikte anılması anlaşılır bir durum.
Her iki yapım da karmaşık ekonomik süreçleri geniş kitlelerin anlayabileceği sinema diliyle anlatmaya çalışıyor. Ancak yöntemleri birbirinden oldukça farklı.
The Big Short daha belirgin bir olay örgüsü ve karakter grupları üzerinden 2008 finans krizinin oluşumunu ele alırken The Laundromat, Panama Belgeleri’nden hareketle çok daha geniş bir finansal sistem portresi çiziyor.
The Laundromat’ın anlatımı daha parçalı, daha teatral ve daha absürt.
Bu nedenle iki filmi aynı türün birebir örnekleri olarak görmek yerine, benzer bir anlatım sorununa farklı cevaplar veren yapımlar olarak değerlendirmek mümkün.
Spoiler vermeden The Laundromat hakkında son söz
The Laundromat, finans dünyasının teknik ve karmaşık yapısını sinemaya aktarmaya çalışan sıra dışı bir film.
Steven Soderbergh, Panama Belgeleri gibi geniş kapsamlı bir konuyu klasik bir suç dramına dönüştürmek yerine mizah, hiciv ve parçalı hikâyeler üzerinden anlatmayı seçiyor. Meryl Streep’in Ellen Martin karakteri seyirciyi sisteme dahil ederken Gary Oldman ve Antonio Banderas’ın canlandırdığı Mossack ve Fonseca, filmin açıklayıcı ve teatral tarafını üstleniyor.
Yapımın en dikkat çekici tarafı, offshore finans sistemini soyut bir ekonomik kavram olmaktan çıkarıp farklı insanların hikâyeleriyle ilişkilendirmesi. Seyirci, küresel finans ağının yalnızca milyarderler veya büyük şirketlerle ilgili olmadığını; bu sistemin sonuçlarının sıradan insanların hayatlarına da uzanabileceğini görüyor.
Bununla birlikte filmin parçalı anlatımı herkes için aynı ölçüde etkili olmayabilir. Çok sayıda karakter ve hikâyenin kısa sürelerde kullanılması, bazı bölümlerin yüzeysel kalmasına neden oluyor. Mizahi yaklaşım da ciddi meselelerin ağırlığıyla zaman zaman çatışabiliyor.
Buna rağmen The Laundromat, Panama Belgeleri’ni yalnızca tarihsel bir finans skandalı olarak değil, küresel ekonominin çalışma biçimini tartışmak için bir başlangıç noktası olarak ele almasıyla dikkat çekiyor.
Filmden geriye kalan en önemli fikirlerden biri de şu: Modern finans dünyasında para, çoğu insanın günlük yaşamında gördüğünden çok daha karmaşık yollar izleyebilir. Şirketler, hukuk sistemleri, bankalar ve farklı ülkelerdeki finansal düzenlemeler bir araya geldiğinde ortaya dışarıdan bakıldığında anlaşılması zor bir ağ çıkabilir.
Soderbergh bu ağı akademik bir çalışma gibi açıklamak yerine mizahın ve sinemanın olanaklarını kullanarak görünür kılmaya çalışıyor.
Bu yönüyle The Laundromat, gerçek olaylardan uyarlanan finans filmlerini seven izleyiciler için farklı bir deneyim sunuyor. Panama Belgeleri’nin ardındaki sistemi merak edenler açısından da film, küresel finansın görünmeyen taraflarına açılan popüler bir sinema penceresi niteliği taşıyor.Büyük Kumar Film İncelemesi
POP HABER Popüler Haber Sitesi