Salı , Ekim 13 2026
Osmanlı tarihinin son döneminde yaşayan Emine Nazikeda Kadınefendi, Sultan VI. Mehmed Vahdettin’in eşi ve Osmanlı sarayının son başkadınefendisi olarak tanınır. Hayatının önemli bir bölümü, imparatorluğun geleneksel saray düzeni içinde geçmiş; ilerleyen yıllarda ise saltanatın kaldırılması, hanedanın yurt dışına çıkması ve eşini kaybetmesi gibi büyük değişimlerle şekillenmiştir. Bu nedenle Nazikeda Kadınefendi’nin yaşam öyküsü, yalnızca Osmanlı padişahlarından birinin ailesini değil, aynı zamanda bir imparatorluğun sona erişinin insanlar üzerindeki etkilerini de anlatır.
Osmanlı tarihinin son döneminde yaşayan Emine Nazikeda Kadınefendi, Sultan VI. Mehmed Vahdettin’in eşi ve Osmanlı sarayının son başkadınefendisi olarak tanınır. Hayatının önemli bir bölümü, imparatorluğun geleneksel saray düzeni içinde geçmiş; ilerleyen yıllarda ise saltanatın kaldırılması, hanedanın yurt dışına çıkması ve eşini kaybetmesi gibi büyük değişimlerle şekillenmiştir. Bu nedenle Nazikeda Kadınefendi’nin yaşam öyküsü, yalnızca Osmanlı padişahlarından birinin ailesini değil, aynı zamanda bir imparatorluğun sona erişinin insanlar üzerindeki etkilerini de anlatır.

Emine Nazikeda Kimdir?

Sultan Vahdettin’in Eşi ve Sürgün Yılları

Osmanlı tarihinin son döneminde yaşayan Emine Nazikeda Kadınefendi, Sultan VI. Mehmed Vahdettin’in eşi ve Osmanlı sarayının son başkadınefendisi olarak tanınır. Hayatının önemli bir bölümü, imparatorluğun geleneksel saray düzeni içinde geçmiş; ilerleyen yıllarda ise saltanatın kaldırılması, hanedanın yurt dışına çıkması ve eşini kaybetmesi gibi büyük değişimlerle şekillenmiştir. Bu nedenle Nazikeda Kadınefendi’nin yaşam öyküsü, yalnızca Osmanlı padişahlarından birinin ailesini değil, aynı zamanda bir imparatorluğun sona erişinin insanlar üzerindeki etkilerini de anlatır.

19. yüzyılda Kafkasya’da başlayan hayatı, İstanbul’daki saray çevresinden Avrupa’ya ve Mısır’a uzanan uzun bir yolculuğa dönüşmüştür. Genç yaşta Osmanlı sarayının gelenekleriyle tanışan Nazikeda Kadınefendi, yıllar sonra aynı saray düzeninin ortadan kalkmasına ve hanedanın eski konumunu kaybetmesine tanıklık etmiştir.

Sultan Vahdettin’in şehzadelik yıllarından itibaren yanında bulunan Nazikeda Kadınefendi, eşinin tahta çıkmasıyla birlikte Osmanlı sarayının en kıdemli kadınlarından biri olmuştur. Ancak bu statü uzun sürmemiştir. Osmanlı Devleti’nin siyasi varlığını kaybetmesiyle birlikte onun hayatı da köklü biçimde değişmiş, ülkesinden uzakta geçirdiği yıllar biyografisinin son bölümünü oluşturmuştur.

Emine Nazikeda Kadınefendi’nin Kökeni ve Çocukluk Yılları

Emine Nazikeda Kadınefendi’nin 9 Ekim 1866 tarihinde Abhazya’nın Tsebelda bölgesinde dünyaya geldiği kabul edilir. Bazı biyografik kaynaklarda doğum tarihi ve doğduğu yer hakkında farklı bilgiler bulunabilmektedir. Babası Hasan Bey Marşania, annesi ise Fatma Horecan Aredba olarak bilinir. Her iki aile de Abhaz toplumunun soylu çevreleriyle ilişkilendirilmektedir.

Nazikeda’nın çocukluk dönemi, Kafkasya’nın siyasi bakımdan çalkantılı olduğu yıllara rastlar. Rusya’nın bölgedeki etkisinin artması, yaşanan çatışmalar ve Osmanlı topraklarına yönelen göçler, birçok ailenin yaşamını değiştirmiştir. Nazikeda’nın İstanbul’a gelişi de bu geniş tarihsel çerçeve içinde değerlendirilir.

Henüz küçük yaşlardayken Osmanlı başkentine getirilen Nazikeda, burada hanedan çevresinin bir parçası hâline geldi. Sultan Abdülmecid’in kızı ve Sultan Vahdettin’in kız kardeşi olan Cemile Sultan’ın himayesinde yetişmesi, hayatının yönünü belirleyen gelişmelerden biriydi.

Cemile Sultan’ın çevresinde büyümesi sayesinde saray yaşamının kurallarını ve Osmanlı seçkinlerinin günlük alışkanlıklarını öğrenme fırsatı buldu. Sarayda yetiştirilen genç kadınların eğitiminde müzik, görgü, konuşma biçimi ve toplumsal davranışlar önemli bir yer tutuyordu. Nazikeda Kadınefendi’nin de bu geleneklere uygun bir eğitim aldığı ve piyano ile ilgilendiği aktarılır.

Saray kültürü, dışarıdan bakıldığında ihtişamlı bir yaşamı temsil etse de bu dünyanın kendine özgü kuralları bulunuyordu. Hanedan çevresinde yetişen kadınların sosyal konumları, evlilikleri ve günlük hayatları büyük ölçüde saray gelenekleri doğrultusunda şekilleniyordu. Nazikeda’nın sonraki yıllardaki yaşamı da bu koşulların etkisi altında gelişti.

Sultan Vahdettin ile Nasıl Tanıştı?

Emine Nazikeda Kadınefendi’nin yaşamındaki en belirleyici gelişme, Osmanlı tahtının son sahibi olacak Şehzade Mehmed Vahdettin ile evlenmesiydi. İkilinin tanışması, Vahdettin’in Cemile Sultan’ın çevresinde bulunduğu döneme dayandırılır.

Anlatılanlara göre Vahdettin, Nazikeda’yı gördükten sonra onunla evlenmek istedi. Cemile Sultan’ın başlangıçta bu düşünceye mesafeli yaklaştığı, yanında yetişen Nazikeda’dan ayrılmak istemediği aktarılır. Daha sonra evliliğe izin verildiği ve bu süreçte Vahdettin’in başka bir eş almaması şartının gündeme geldiği belirtilir.

Çift, 8 Haziran 1885 tarihinde evlendi. Bu sırada Vahdettin henüz padişah değildi ve Osmanlı hanedanının bir şehzadesi olarak yaşamını sürdürüyordu. Dolayısıyla evlilikleri, imparatorluğun son yıllarındaki siyasi krizlerden çok önce başlamıştı.

Vahdettin’in şehzadelik dönemi, uzun yıllar boyunca saray çevresindeki özel hayatı ve aile ilişkileriyle geçti. Nazikeda Kadınefendi de bu yıllarda eşinin yanında yer aldı. Evliliklerinin uzun sürmesi, onun hayatını Vahdettin’in siyasi konumundaki değişimlerle yakından bağlantılı hâle getirdi.

Şehzadenin tahta çıkmasıyla birlikte Nazikeda’nın toplumsal konumu da değişti. Ancak bu yükseliş, Osmanlı Devleti’nin son derece zor koşullardan geçtiği bir döneme denk geldi. Birkaç yıl öncesine kadar hanedan içindeki özel hayatlarıyla öne çıkan çift, kısa süre sonra devletin geleceğine ilişkin tartışmaların merkezinde yer alan bir dönemin tanıkları oldu.

Aile Hayatı ve Kızları

Nazikeda Kadınefendi ile Sultan Vahdettin’in evliliğinden üç kız çocuğu dünyaya geldi. Çocuklarından ilki Münire Fenire Sultan, 1888 yılında doğdu. Ancak bebeklik döneminde hayatını kaybetti. Bu kayıp, ailenin yaşamındaki üzücü olaylardan biri olarak kayıtlara geçti.

Daha sonra Fatma Ulviye Sultan, 12 Eylül 1892 tarihinde dünyaya geldi. Ailenin üçüncü kızı Rukiye Sabiha Sultan ise 19 Nisan 1894 tarihinde doğdu. Ulviye ve Sabiha Sultan, ilerleyen yıllarda Osmanlı hanedanının dağılmasına ve sürgün dönemine tanıklık eden isimler arasında yer aldı.

Nazikeda Kadınefendi’nin annelik hayatı, saray yaşamının yalnızca törenlerden ve ayrıcalıklardan oluşmadığını gösterir. Çocuklarının yetiştirilmesi, aile bağlarının korunması ve hanedanın geleneklerinin sürdürülmesi, hayatının önemli parçalarıydı. İlk çocuğunun erken yaşta ölümü ise dönemin aile yaşamında karşılaşılan güçlükleri ortaya koyar.

Kızlarının yetişkinlik dönemleri, Osmanlı monarşisinin sona erdiği yıllara rastladı. Bu nedenle aile hayatı, geleneksel saray düzeninden farklı ülkelerde sürdürülen bir yaşama doğru evrildi. Hanedan üyelerinin ülke dışına çıkması, aile bireylerinin birbirlerinden uzak kalmasına ve yeni yaşam koşullarına uyum sağlamasına yol açtı.

Nazikeda Kadınefendi için kızları, sürgün yıllarında da önemli bir dayanak oldu. İstanbul’da başlayan hayatlarının ilerleyen dönemlerinde aile, eski saray çevresinden uzakta yaşamını sürdürmek zorunda kaldı.

Son Osmanlı Padişahının Eşi Olarak Saraydaki Konumu

Sultan Mehmed Reşad’ın 1918 yılında hayatını kaybetmesinin ardından Vahdettin Osmanlı tahtına çıktı. Bu gelişmeyle birlikte Nazikeda Kadınefendi, saray hiyerarşisinde başkadınefendi konumuna yükseldi.

Osmanlı sarayında kadınefendi, padişahın eşlerine verilen unvanlardan biriydi. Başkadınefendi ise kıdem bakımından diğer eşlerden önde bulunan kadını ifade ediyordu. Bu unvan, devlet yönetiminde doğrudan yetki anlamına gelmese de saray protokolü ve hanedan içindeki konum açısından önem taşıyordu.

Nazikeda Kadınefendi, Osmanlı İmparatorluğu’nun son başkadınefendisi olarak tarihe geçti. Bu nedenle adı, özellikle saray kültürü ve Osmanlı hanedanının son dönemi üzerine yapılan araştırmalarda öne çıkar.

Başkadınefendilik dönemi, devletin siyasi ve ekonomik bakımdan büyük sıkıntılar yaşadığı bir zamana denk gelmişti. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti’nin geleceği belirsizleşmiş, İstanbul işgal edilmiş ve Anadolu’da Millî Mücadele başlamıştı.

Bu gelişmeler, saray çevresinin gündelik yaşamını da etkiliyordu. Nazikeda Kadınefendi, siyasi kararların doğrudan sorumlusu olmasa da eşinin padişahlığı boyunca ortaya çıkan değişimlerin sonuçlarıyla karşı karşıya kaldı.

1918 ile 1922 yılları arasında taşıdığı başkadınefendi unvanı, Osmanlı sarayındaki geleneksel düzenin son dönemini temsil eder. Saltanatın kaldırılmasıyla birlikte bu makamın tarihsel çerçevesi de sona erdi.

Saltanatın Kaldırılması ve İstanbul’daki Son Günleri

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti ağır bir kriz içine girmişti. Mondros Mütarekesi’nin imzalanması, İstanbul’un işgali ve Anadolu’da yürütülen Millî Mücadele, devletin geleceğini belirleyen gelişmeler oldu. Ankara’da yeni bir siyasi merkez ortaya çıkarken İstanbul’daki saltanat yönetiminin konumu giderek zayıfladı.

1 Kasım 1922 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından saltanat kaldırıldı. Böylece Osmanlı hanedanının yüzyıllardır sürdürdüğü padişahlık düzeni sona erdi. Vahdettin, bu kararın ardından İstanbul’dan ayrılmaya karar verdi.

Son padişahın 17 Kasım 1922 tarihinde ülkeyi terk etmesi, Nazikeda Kadınefendi’nin hayatında önemli bir kırılma yarattı. Eşinin ayrılmasının ardından İstanbul’da kalan Nazikeda, bir süre onunla ayrı yaşamak zorunda kaldı.

Sarayın eski düzeni artık sürdürülemiyordu. Hanedan mensuplarının günlük yaşamlarını belirleyen gelenekler, siyasi değişimlerin ardından geçerliliğini büyük ölçüde kaybetmişti. Saray çevresindeki hizmetlilerin dağılması, maddi imkânların daralması ve geleceğin belirsizliği, hanedan kadınlarının yaşam koşullarını değiştirdi.

Nazikeda Kadınefendi’nin Feriye Sarayı’nda kaldığı dönemde çeşitli sıkıntılar yaşadığı anlatılır. Bazı tarihsel aktarımlarda ısınma ve temel ihtiyaçların karşılanması konusunda güçlüklerden söz edilir. Bu anlatılar, sarayda ayrıcalıklı bir konumda bulunan kişilerin bile siyasi değişimlerden ne kadar hızlı etkilenebildiğini gösterir.

Daha önce sarayın en üst kadın makamında bulunan Nazikeda Kadınefendi, artık eski hayatından geriye kalan imkânlarla yaşamını sürdürmek zorundaydı. Üstelik eşinden ayrı kalması, bu dönemin duygusal açıdan da zor geçmesine neden oldu.

Hanedanın Sürgüne Çıkarılması

Saltanatın kaldırılması, Osmanlı hanedanının tarihindeki son gelişme değildi. 3 Mart 1924 tarihinde halifeliğin kaldırılmasıyla birlikte hanedan üyelerinin Türkiye dışında yaşamaları kararlaştırıldı. Bu karar, Osmanlı ailesinin uzun yıllar boyunca devam eden ülke içindeki varlığını sona erdirdi.

Nazikeda Kadınefendi de bu süreçte İstanbul’dan ayrılarak yurt dışında yaşamaya başladı. Bir süre sonra İtalya’nın San Remo kentinde bulunan Sultan Vahdettin’in yanına gitti. Böylece eşinden ayrı kaldığı dönem sona erdi.

San Remo, Vahdettin’in hayatının son yıllarını geçirdiği yer olarak bilinir. Eski padişah, burada tahtını ve siyasi gücünü kaybetmiş bir hanedan mensubu olarak yaşıyordu. Nazikeda Kadınefendi ise eşinin yanında, geçmişteki saray hayatından oldukça farklı koşullarda yaşamını sürdürdü.

Sürgün, yalnızca başka bir ülkeye taşınmak anlamına gelmiyordu. Hanedan üyeleri, yıllardır içinde yaşadıkları toplumsal çevreden uzaklaşmış, siyasi ayrıcalıklarını kaybetmiş ve yeni bir hayat kurmak zorunda kalmışlardı. Dil, çevre, ekonomik koşullar ve aile ilişkileri bu dönemin belirleyici unsurları hâline geldi.

Nazikeda Kadınefendi’nin yaşamı, bu değişimin kişisel boyutunu açık biçimde yansıtır. Gençliğini İstanbul’daki saray çevresinde geçirmiş, yıllarca padişahın eşi olarak yaşamış ve hayatının son bölümünde ülkesinden uzakta yeni koşullara uyum sağlamaya çalışmıştır.

Sultan Vahdettin’in Ölümü ve Dul Kaldığı Dönem

Sultan Vahdettin, 16 Mayıs 1926 tarihinde İtalya’nın San Remo kentinde hayatını kaybetti. Böylece Nazikeda Kadınefendi’nin yaklaşık kırk yıl önce başlayan evliliği sona erdi.

Vahdettin’in ölümü, hanedanın sürgündeki yaşamında yeni bir dönemin başlangıcıydı. Nazikeda Kadınefendi, artık eşinden ayrı yaşamak zorunda kalan bir kadın değil, hayatının uzun bölümünü birlikte geçirdiği kişiyi kaybetmiş bir eşti.

Vahdettin’in son yılları, eski siyasi gücünden uzak bir hayatla geçmişti. Ölümünün ardından Nazikeda Kadınefendi’nin de yaşamını farklı ülkelerde sürdürmesi gerekti. İstanbul’a dönme imkânının bulunmaması, onun geçmişteki hayatıyla arasındaki mesafeyi daha da artırdı.

Osmanlı hanedanının diğer üyeleri de benzer koşullarla karşı karşıyaydı. Aile bireyleri Avrupa’nın farklı şehirlerine ve Orta Doğu’ya yerleşerek hayatlarını yeniden kurmaya çalışıyordu. Bir zamanlar aynı saray çevresinde yaşayan insanlar, artık farklı ülkelerde ve değişen ekonomik şartlar içinde yaşamlarını sürdürüyordu.

Nazikeda Kadınefendi’nin sürgün yılları, eşinin ölümünden sonra da hanedan ailesiyle bağlarını koruduğu bir dönem olarak değerlendirilebilir. Özellikle kızlarıyla olan ilişkileri, yaşamının son bölümünde aile bağlarının önemini ortaya koyar.

Fransa’dan Mısır’a Uzanan Yaşamı

Sultan Vahdettin’in ölümünden sonra Nazikeda Kadınefendi’nin Fransa’nın güneyindeki Menton ve Nice çevresinde bulunduğu, daha sonraki yıllarda ise Mısır’a geçtiği aktarılır.

Fransa’da geçirdiği dönem, Avrupa’da yaşayan hanedan mensuplarının oluşturduğu çevreyle bağlantılıydı. Osmanlı ailesinin bazı üyeleri, sürgün yıllarında Avrupa şehirlerine yerleşmiş ve burada yeni yaşam düzenleri kurmuştu. Ancak bu durum, eski saray hayatının devam ettiği anlamına gelmiyordu.

Zamanla Mısır, Osmanlı hanedanının bazı üyeleri için önemli bir yerleşim merkezi hâline geldi. Kahire’de yaşayan aile bireyleri, geçmişten gelen bağlarını korumaya çalışırken yeni toplumsal koşullara uyum sağlamak zorundaydı.

Nazikeda Kadınefendi’nin hayatının son dönemini Mısır’da geçirmesi, onun yaşam öyküsünün coğrafi bakımdan ne kadar geniş bir alana yayıldığını gösterir. Kafkasya’da başlayan hayatı, İstanbul’da şekillenmiş; İtalya ve Fransa üzerinden Mısır’a uzanmıştır.

Bu yolculuk, aynı zamanda Osmanlı hanedanının tarihsel dönüşümünün de bir örneğidir. Bir zamanlar İstanbul’daki saray çevresinde yaşayan aile üyeleri, monarşinin sona ermesinin ardından dünyanın farklı bölgelerine dağılmıştır.

Emine Nazikeda Kadınefendi Ne Zaman Öldü?

Emine Nazikeda Kadınefendi, 4 Nisan 1941 tarihinde Mısır’ın Kahire kentinde hayatını kaybetti. Öldüğünde yaklaşık 74 yaşındaydı. Son yıllarını ülkesinden uzakta geçiren Nazikeda Kadınefendi, Osmanlı hanedanının eski düzenine tanıklık eden son kuşaklardan biri olarak yaşamını tamamladı.

Kahire’de Abbas Hilmi Paşa Türbesi’ne defnedildiği belirtilen Nazikeda Kadınefendi’nin mezarının sonraki dönemlerde geçirdiği değişiklikler de hanedanın sürgün tarihinin bir parçasıdır. Osmanlı ailesinin farklı üyelerinin mezarlarının yer değiştirmesi, naaşların başka alanlara nakledilmesi ve aile hatıralarının farklı ülkelerde korunması, sürgünün ölümden sonra da devam eden sonuçlarını ortaya koyar.

Nazikeda Kadınefendi’nin ölümü, Osmanlı sarayının son dönemini yaşamış bir ismin hayatını sona erdirmiş olsa da onun biyografisi tarih araştırmalarında önemini korumaktadır. Çünkü hayatı, yalnızca kişisel bir öykü değil, büyük bir siyasi dönüşümün aile hayatına yansımasıdır.

Emine Nazikeda Kadınefendi’nin Tarihsel Önemi

Emine Nazikeda Kadınefendi, Osmanlı İmparatorluğu’nun son başkadınefendisi olarak saray tarihinin özel isimlerinden biridir. Onun yaşamı, hanedan kadınlarının toplumsal konumunu ve monarşinin sona ermesiyle birlikte karşılaştıkları değişimleri anlamak açısından değer taşır.

Nazikeda Kadınefendi’yi tarihsel açıdan önemli kılan unsurlardan biri, hayatının farklı dönemlerinin Osmanlı tarihindeki büyük kırılmalarla örtüşmesidir. Kafkasya’dan İstanbul’a gelişi, saray çevresinde yetişmesi, Vahdettin ile evlenmesi, başkadınefendi olması ve ardından sürgüne gitmesi, birbirinden farklı tarihsel dönemleri aynı biyografide bir araya getirir.

Onun yaşamında kişisel ilişkiler ile siyasi gelişmeler sürekli kesişmiştir. Vahdettin’in şehzadelik yıllarında başlayan evliliği, padişahlık döneminde saray hiyerarşisinin bir parçasına dönüşmüş; saltanatın kaldırılmasıyla birlikte ise eski statüsünü kaybetmiştir.

Nazikeda Kadınefendi’nin öyküsü, Osmanlı saray kadınlarının hayatlarını yalnızca unvanları ve ayrıcalıkları üzerinden değerlendirmenin yetersiz olduğunu da gösterir. Aile kayıpları, çocuklarının geleceği, eşinden ayrı kalması ve sürgün koşullarında yaşaması, biyografisinin insani yönünü oluşturur.

Ayrıca onun hayatı, tarihsel kişilikleri değerlendirirken dönemin toplumsal ve siyasi şartlarını dikkate almanın önemini hatırlatır. Sarayda sahip olduğu konum, Osmanlı monarşisinin sona ermesiyle birlikte anlamını büyük ölçüde yitirmiş; yaşamının geri kalanı farklı ülkelerde geçmiştir.

Sonuç

Emine Nazikeda Kadınefendi, Sultan Vahdettin’in eşi ve Osmanlı Devleti’nin son başkadınefendisi olarak tarihte yer edinmiştir. 1885 yılında başlayan evliliği, 1918’de Vahdettin’in tahta çıkmasıyla yeni bir anlam kazanmış, 1922’de saltanatın kaldırılması ve 1924’te hanedanın sürgüne gönderilmesiyle birlikte hayatı büyük ölçüde değişmiştir.

İstanbul’da yaşadığı ayrılık dönemi, San Remo’da eşine yeniden kavuşması, Vahdettin’in ölümünden sonra Fransa ve Mısır’da sürdürdüğü yaşam, onun biyografisinin temel aşamalarını oluşturur. 1941 yılında Kahire’de hayatını kaybeden Nazikeda Kadınefendi, Osmanlı sarayının son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan büyük dönüşümün tanıklarından biri olmuştur.

Onun hayatı, imparatorlukların sona ermesinin yalnızca devlet kurumlarını değil, aileleri, kişisel ilişkileri ve insanların yaşam biçimlerini de değiştirdiğini gösteren çarpıcı bir örnektir.Sultan Abdülaziz Kimdir?

Pop Haber

Sinemanın yalnızca hareketli görüntülerden ve birbirini takip eden olaylardan oluşmadığını gösteren sanatçılar, izleyicinin görsel dünyaya bakışını kökten değiştirebilir. Çek yönetmen, animatör ve görsel sanatçı Jan Švankmajer, bu anlayışın en sıra dışı temsilcilerinden biridir. Kuklaları, gündelik nesneleri, insan bedenlerini ve alışılmadık malzemeleri kendi sinema evreninde yeniden şekillendiren sanatçı, gerçek ile hayal arasındaki sınırları ortadan kaldıran eserleriyle tanınır.

Jan Švankmajer Kimdir?

Sinemanın yalnızca hareketli görüntülerden ve birbirini takip eden olaylardan oluşmadığını gösteren sanatçılar, izleyicinin görsel dünyaya bakışını kökten değiştirebilir. Çek yönetmen, animatör ve görsel sanatçı Jan Švankmajer, bu anlayışın en sıra dışı temsilcilerinden biridir. Kuklaları, gündelik nesneleri, insan bedenlerini ve alışılmadık malzemeleri kendi sinema evreninde yeniden şekillendiren sanatçı, gerçek ile hayal arasındaki sınırları ortadan kaldıran eserleriyle tanınır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir