Korkunun Dansla Buluştuğu Karanlık Bir Yeniden Yorum
Bazı filmler yeniden çevrim olduklarında geçmişteki yapımın izinden yürür, bazıları ise kaynak eseri yalnızca bir başlangıç noktası olarak kullanır. Luca Guadagnino’nun yönettiği 2018 yapımı Suspiria, ikinci gruba giren filmlerden biri. Dario Argento’nun 1977 tarihli kült korku klasiğinden yola çıkan yapım, aynı temel hikâye fikrini korurken anlatıyı, karakterleri, dönemin atmosferini ve korku anlayışını büyük ölçüde değiştiriyor.
Senaryosu David Kajganich tarafından kaleme alınan filmde Dakota Johnson, Tilda Swinton, Mia Goth, Chloë Grace Moretz ve Angela Winkler gibi oyuncular yer alıyor. Filmin müzikleri ise Radiohead solisti Thom Yorke imzasını taşıyor. Ancak Suspiria‘yı yalnızca oyuncu kadrosu veya kaynak aldığı klasik nedeniyle önemli kılan bir yapım olarak görmek yetersiz kalır. Guadagnino’nun filmi; dans, beden, iktidar, tarih, kadınlık, sanat ve doğaüstü korkuyu aynı potada eritmeye çalışıyor.
Üstelik bunu yaklaşık iki buçuk saatlik geniş bir anlatı alanı içerisinde gerçekleştiriyor.
Berlin’de başlayan tekinsiz yolculuk
Hikâyenin merkezinde Amerika’dan Berlin’e gelen genç dansçı Susie Bannion bulunuyor. Susie, dünyaca tanınan bir dans akademisinde eğitim alabilmek için Almanya’ya gelir. Akademinin seçkin kadrosuna katılması, onun için önemli bir kariyer fırsatı gibi görünür.
Fakat okulun dışarıdan algılanan sanat merkezinden çok daha farklı bir yapıya sahip olduğu kısa sürede hissedilir.
Akademideki öğrenciler ve eğitmenler arasında açıklanması güç bir gerilim vardır. Okulun kapalı atmosferi, Susie’nin buraya alışmasını zorlaştırırken çevresindeki olaylar giderek daha rahatsız edici bir hal alır. Genç dansçı bir yandan yeteneklerini geliştirmeye çalışırken diğer yandan akademinin görünmeyen tarafıyla karşılaşmaya başlar.
Filmin konusuyla ilgili ayrıntıları ve önemli gelişmeleri açık etmeden söylenebilecek nokta şu: Suspiria, seyircinin karşısına yalnızca doğaüstü bir tehdidi çıkarmıyor. Akademinin kendisini başlı başına gizemli bir organizmaya dönüştürüyor.
Hikâyenin merkezinde neden dans var?
Guadagnino’nun yorumunu özgünleştiren temel unsurlardan biri dansın hikâyedeki konumu.
Burada dans, karakterlerin güzel hareketler sergilediği bir sanat dalı olmanın ötesine geçiyor. Bedenin eğitilmesi, sınırlarının zorlanması ve başkalarının kuralları doğrultusunda şekillendirilmesi filmin ana meseleleri arasında yer alıyor.
Bu açıdan bakıldığında akademi, yalnızca dansçıların eğitim aldığı bir okul değil. Aynı zamanda bedenin disipline edildiği, sanatın kontrol mekanizmasına dönüştüğü kapalı bir sistem olarak karşımıza çıkıyor.
Filmin koreografisini Damien Jalet hazırladı. Dakota Johnson da Susie karakterine hazırlanırken uzun süre dans eğitimi aldı. Bu hazırlığın etkisi özellikle dans sekanslarında fark ediliyor. Hareketlerin kamera tarafından kaydediliş biçimi, dansın yalnızca görsel bir şölen olmadığını hissettiriyor.
Bazı sahnelerde bedenin gücü ve esnekliği hayranlık uyandırırken, başka anlarda aynı beden son derece kırılgan bir varlık gibi gösteriliyor.
İşte Suspiria‘nın korkuyla dansı birbirine bağladığı nokta tam olarak burası.
1977’nin siyasi atmosferi korkunun parçasına dönüşüyor
Guadagnino’nun filmi için seçtiği tarih tesadüfi değil. Hikâye 1977 Batı Berlin’inde geçiyor. Bu dönem Almanya açısından siyasi gerilimlerin, toplumsal huzursuzluğun ve geçmişle hesaplaşmanın yoğun olduğu bir zaman dilimi.
Filmin doğaüstü hikâyesi bu tarihsel atmosferin içine yerleştiriliyor.
Böylece gerçek dünyadaki korkular ile filmin fantastik unsurları arasında bir bağlantı kuruluyor. Akademinin içerisinde yaşanan olaylar, dışarıdaki politik karmaşadan tamamen bağımsız görünmüyor.
Berlin’in yağmurlu, gri ve kapalı görüntüsü de bu yaklaşımı destekliyor. Şehir, Argento’nun 1977 filmindeki stilize renk dünyasının aksine çok daha soğuk ve ağır bir görsel atmosfere sahip.
Bu nedenle 2018 Suspiria‘sında mekânın kendisi de anlatının önemli parçalarından biri haline geliyor.
Dario Argento’nun mirası nasıl değiştiriliyor?
1977 tarihli Suspiria, özellikle görsel estetiği ve renk kullanımıyla korku sinemasının unutulmaz örnekleri arasında yer alıyor. Dario Argento’nun filminde kırmızı, mavi ve yeşil gibi yoğun renkler korkunun görsel dilini oluşturuyordu.
Guadagnino ise bilinçli biçimde başka bir yol seçiyor.
2018 yapımında renkler daha mat, daha soğuk ve daha doğal. Kahverengi, gri ve soluk tonların ağırlığı filmin genel görüntüsünü belirliyor. Bu tercih, iki yapım arasındaki en belirgin farklılıklardan biri.
Dolayısıyla yeni film, eski filmin görsel kimliğini taklit etmek yerine farklı bir atmosfer kuruyor.
Bu yaklaşım Suspiria‘yı klasik bir yeniden çevrimden çok, aynı fikir üzerinden geliştirilmiş yeni bir sinema yorumu haline getiriyor.
Dakota Johnson’ın Susie yorumu
Dakota Johnson’ın canlandırdığı Susie Bannion, filmin duygusal merkezini oluşturuyor.
Karakter ilk bakışta akademide kendisini kanıtlamaya çalışan genç bir dansçı olarak karşımıza çıkıyor. Ancak hikâye ilerledikçe Susie’nin akademiyle ve dansla kurduğu ilişki farklı boyutlar kazanıyor.
Johnson’ın performansında dikkat çeken nokta, karakterin değişimini yalnızca konuşmalarla anlatmaması. Susie’nin beden dili, dans biçimi ve bakışları karakterin gelişiminin önemli parçaları.
Özellikle dans sekanslarında Johnson’ın fiziksel performansı filmin atmosferine doğrudan katkıda bulunuyor. Karakterin dans etmesi, yalnızca yetenek göstermesi anlamına gelmiyor; aynı zamanda onun hikâyedeki dönüşümünün de görsel karşılığına dönüşüyor.
Bu nedenle Susie karakterini anlamak için yalnızca diyaloglara değil, filmin hareket diline de dikkat etmek gerekiyor.
Tilda Swinton’dan sıra dışı bir oyunculuk gösterisi
Tilda Swinton ise filmin en dikkat çekici oyunculuk unsurlarından birini oluşturuyor.
Swinton, Madame Blanc karakterinin yanı sıra filmde farklı kimliklere sahip başka karakterleri de canlandırıyor. Bunlardan biri yaşlı psikoterapist Dr. Josef Klemperer. Karakterin jenerikte farklı bir isimle yer alması da filmin yaratıcı tercihleri arasında bulunuyor.
Madame Blanc’ta Swinton’ın kontrollü ve otoriter bir oyunculuk sergilemesine karşılık Klemperer’de bambaşka bir persona ortaya çıkıyor.
Bu performans, filmin gerçeküstü tarafını daha da güçlendiriyor.
Swinton’ın karakterleri arasında yaptığı fiziksel ve tonal ayrımlar, Suspiria‘nın oyunculuk açısından deneysel tarafını ortaya koyuyor.
Mia Goth ve akademinin genç yüzleri
Mia Goth, Susie’nin yakınlaştığı Sara karakterini canlandırıyor. Sara, akademinin içerisinde olup bitenleri sorgulayan karakterlerden biri olarak hikâyenin gizem boyutunun gelişmesine katkıda bulunuyor.
Chloë Grace Moretz ise Patricia karakteriyle filmin erken bölümlerinde önemli bir işlev üstleniyor. Patricia’nın çevresinde gelişen olaylar, akademinin görünmeyen tarafına ilişkin soru işaretlerinin oluşmasına yardımcı oluyor.
Bu karakterlerin her biri, okulun farklı yönlerini görmemizi sağlıyor. Böylece akademi yalnızca Susie’nin deneyimleri üzerinden tanımlanan bir mekân olmaktan çıkıyor.
Thom Yorke’un müzikleriyle oluşturulan huzursuzluk
Filmin müzikal dünyası da klasik Suspiriadan ayrışıyor.
1977 yapımının unutulmaz müziklerini Goblin hazırlamıştı. Guadagnino’nun filminde ise bu kez Thom Yorke görev alıyor.
Yorke’un müzikleri elektronik sesleri, piyano bölümlerini ve vokal çalışmalarını bir araya getiriyor. Ortaya çıkan ses dünyası, filmin görüntülerindeki soğuklukla uyum gösteriyor.
Müzik bazı bölümlerde melankolik bir hava yaratırken, bazı anlarda seyircinin huzursuzluk duygusunu artırıyor. Böylece soundtrack, görüntülere eşlik eden sıradan bir arka plan unsuru olmaktan çıkıyor.
Filmin ses tasarımıyla müziği bir arada düşünüldüğünde, Suspiria‘nın atmosferinin önemli bir bölümünün işitsel unsurlar aracılığıyla kurulduğu görülüyor.
Korkudan çok rahatsızlık hissi
Suspiria‘nın korku anlayışını tek bir kategoriye yerleştirmek kolay değil.
Film, sürekli olarak seyirciyi korkutmaya çalışan bir yapıya sahip değil. Bunun yerine uzun süre devam eden bir huzursuzluk duygusu yaratıyor. Kapalı mekânlar, karakterlerin davranışları, bedenin sınırları ve açıklanamayan olaylar bu hissin oluşmasında rol oynuyor.
Bu nedenle filmdeki korku, zaman zaman psikolojik gerilimle iç içe geçiyor.
Özellikle bedenin kullanımı bazı sahneleri oldukça rahatsız edici hale getiriyor. Dans ile fiziksel acı arasındaki sınırın belirsizleşmesi, filmin kendine özgü korku anlayışının temel unsurlarından biri.
Beden, iktidar ve sanat
Filmin üzerinde durduğu kavramlar yalnızca doğaüstü güçlerle sınırlı değil.
Suspiria boyunca beden üzerinde kurulan kontrol, sanatın disipline edici yönü, iktidar ilişkileri, kadınların toplumdaki konumu, yaşlanma, geçmişin yükü ve travma gibi konular farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor.
Dans akademisi bu temaların tamamının kesiştiği bir alan haline geliyor.
Sanat bir yandan özgürleştirici bir güç olarak görülürken diğer taraftan beden üzerinde baskı kurulmasına aracılık edebiliyor. Bu ikilik filmin önemli düşünsel katmanlarından birini oluşturuyor.
Öte yandan hikâyenin 1977 Almanya’sına yerleştirilmesi, bireysel korkularla tarihsel travmalar arasında bağlantı kurulmasına olanak tanıyor.
Filmin görsel dünyası
Görüntü yönetmeni Sayombhu Mukdeeprom, filmin kendine özgü atmosferinin oluşmasında önemli rol oynuyor.
Kamera özellikle dans sahnelerinde beden hareketlerini yakından takip ediyor. Akademinin koridorları, çalışma salonları ve odaları ise çoğu zaman kapalı ve sıkışmış bir atmosfer yaratıyor.
Bu görsel yaklaşım Argento’nun daha stilize dünyasından oldukça farklı.
2018 Suspiria‘sının amacı parlak ve çarpıcı renklerle izleyiciyi büyülemekten ziyade, onu filmin karanlık atmosferinin içerisine çekmek gibi görünüyor.
Sonuç olarak görüntü yönetimi, hikâyenin psikolojik yapısını tamamlayan bir unsur haline geliyor.
Uzun süresi filmin anlatımını nasıl etkiliyor?
Yaklaşık 152 dakikalık süresi, Suspiria‘nın en çok dikkat çeken özelliklerinden biri.
Film olayları hızlı biçimde ilerletmek yerine dünyasını ayrıntılı biçimde kurmayı tercih ediyor. Karakterlerin geçmişlerine, akademinin yapısına ve dönemin atmosferine zaman ayrılıyor.
Bu yaklaşım bazı izleyiciler için filmin atmosferini güçlendiren bir özellik olabilirken, daha hızlı ilerleyen korku filmlerini tercih edenler açısından farklı bir izleme deneyimi yaratabilir.
Ancak bu uzunluk aynı zamanda filmin yalnızca korku olaylarına odaklanmasını engelliyor. Guadagnino, karakterleri ve temaları genişletmek için filmin süresinden yararlanıyor.
Spoilersız değerlendirme: Suspiria ne anlatıyor?
Filmin bütün sürprizlerini ve finalde yaşanan gelişmeleri bir kenara bıraktığımızda Suspiria‘nın temelinde şu sorular bulunuyor:
Bir sanatçı kendi bedenini ne ölçüde kontrol edebilir? Sanat özgürleştirici olduğu kadar baskıcı da olabilir mi? Geçmişin travmaları bugünü nasıl şekillendirir? İktidar ile beden arasında nasıl bir ilişki vardır?
Film bu soruların karşısına doğrudan cevaplar koymak yerine onları korku, dans ve doğaüstü olaylarla birlikte işliyor.
Bu nedenle Suspiria yalnızca olayların nasıl sonuçlanacağını merak ettiren bir film değil. Aynı zamanda izleyiciyi semboller ve temalar üzerinde düşünmeye yönelten bir yapım.
Suspiria’nın güçlü tarafları
Filmin öne çıkan yönleri arasında öncelikle kendine özgü atmosferi bulunuyor. Guadagnino, Argento’nun filminden hareket ederek bambaşka bir görsel ve anlatı dili oluşturmayı başarıyor.
Dakota Johnson’ın fiziksel performansı, Tilda Swinton’ın çoklu karakter çalışması, Thom Yorke’un özgün soundtrack’i ve Damien Jalet’in koreografileri de filmin karakteristik özellikleri arasında.
Bunlara 1970’lerin Berlin’ini merkeze alan tarihsel arka plan eklendiğinde film, standart bir yeniden çevrim olmaktan uzaklaşıyor.
Sonuç: Klasikten beslenen ama kendi kimliğini kuran bir film
Suspiria (2018), Dario Argento’nun klasik filmini yeniden üretmeye çalışmak yerine onun temel fikrini alıp farklı bir sinema anlayışıyla genişletiyor.
Luca Guadagnino’nun yönetiminde ortaya çıkan film; korkuyu dansla, tarihi doğaüstü olaylarla, bedeni sanatla ve kişisel dönüşümü iktidar kavramıyla bir araya getiriyor.
Dakota Johnson’ın Susie karakteri filmin merkezindeki dönüşümü taşırken Tilda Swinton’ın çoklu performansı yapımın deneysel yönünü güçlendiriyor. Thom Yorke’un müzikleri ve Sayombhu Mukdeeprom’un görüntü yönetimi ise filmin kendine özgü atmosferini tamamlıyor.
Bu nedenle 2018 yapımı Suspiria, yalnızca Dario Argento klasiğinin yeni versiyonu olarak değerlendirilmemeli. Film, kaynak yapımın mirasını kullanarak kendi dünyasını oluşturan, dans ve korku türlerini alışılmadık biçimde bir araya getiren, sembolik katmanları güçlü ve atmosfer odaklı bir sinema çalışması olarak öne çıkıyor.
Spoiler içermeyen bir değerlendirmeyle ifade etmek gerekirse, Suspiria hızlı tüketilen bir korku filminden çok, atmosferine ve görsel diline zaman ayırmayı gerektiren bir yapım. Korku sinemasını farklı türlerle birleştiren filmleri seven izleyicilere özellikle zengin bir yorum alanı sunuyor.Blood for Dracula Film İncelemesi
POP HABER Popüler Haber Sitesi