Deneysel Sinemanın Özgün Şilili Yönetmeni
Sinemanın alışılmış anlatım kalıplarını kıran, edebiyatı görüntüyle yeniden yorumlayan ve gerçeklikle hayal arasındaki sınırları bilinçli olarak ortadan kaldıran yönetmenlerden biri olan Raúl Ruiz, 20. yüzyılın ikinci yarısı ile 21. yüzyılın ilk döneminin dikkat çekici sinemacıları arasında yer alır. Şilili yönetmen, yalnızca film çekmekle yetinmeyerek senaryo yazarlığı, tiyatro, sinema kuramı ve televizyon alanlarında da üretim gerçekleştirdi.
25 Temmuz 1941’de Şili’nin Puerto Montt kentinde dünyaya gelen Ruiz, hayatının önemli bir bölümünü Fransa’da geçirdi. 1973’te Şili’deki askeri darbenin ardından ülkesinden ayrılması, onun sanat hayatında yeni bir dönemin başlamasına neden oldu. Fransa’ya yerleşmesiyle birlikte Avrupa sinemasının olanaklarından yararlanan yönetmen, buna karşın Şili kültürünü, çocukluk anılarını ve Latin Amerika’ya özgü anlatı dünyasını eserlerinden hiçbir zaman tamamen uzaklaştırmadı.
Ruiz’in filmleri çoğu zaman klasik bir olay örgüsüne bağlı değildir. Bir hikâye başka bir hikâyeye dönüşebilir, zaman çizgisi parçalanabilir, karakterlerin kimlikleri değişebilir ve seyirci gerçek sandığı bir dünyanın aslında başka bir anlatının parçası olduğunu fark edebilir. Bu yönüyle yönetmenin sineması, izleyiciden yalnızca filmi seyretmesini değil, anlatının nasıl kurulduğunu da düşünmesini ister.
Puerto Montt’tan sanat dünyasına uzanan çocukluk
Raúl Ernesto Ruiz Pino, Şili’nin güneyindeki Puerto Montt’ta doğdu. Denizcilikle bağlantılı bir aile ortamında büyüyen Ruiz’in çocukluk yılları, ileride filmlerinde sıkça karşılaşılacak yolculuk, deniz, uzaklık ve keşif imgelerinin oluşmasında etkili oldu.
Henüz genç yaşlarda tiyatroya yönelen Ruiz, sinemadan önce yazarlık ve dramaturjiyle ilgilendi. Gençlik yıllarında oyunlar yazmaya başlaması, onun ileride geliştireceği çok katmanlı anlatım biçiminin temellerini oluşturdu.
Ruiz’in sanat anlayışında tiyatrodan gelen bu mirasın izlerini görmek mümkündür. Karakterlerin birbirlerine hikâye anlatmaları, sahne duygusunun ön plana çıkması ve bir olayın farklı bakış açılarıyla yeniden kurulması, yönetmenin filmlerinde sıkça kullanılan yöntemler arasında yer aldı.
Gençlik döneminde hukuk ve ilahiyat gibi farklı alanlara ilgi göstermesine rağmen esas yönelimini sinema ve tiyatro oluşturdu. Sinema eğitimi için Arjantin’e gitmesi de kariyerinin şekillenmesinde önemli aşamalardan biri oldu.
İlk sinema deneyimleri ve Tres Tristes Tigres
Ruiz, 1960’lı yıllarda senaryo yazarlığı ve televizyon çalışmalarıyla sinema sektöründe deneyim kazandı. Kısa ve orta metrajlı projelerin ardından 1968 yılında Tres Tristes Tigres adlı ilk uzun metraj filmini yönetti.
Şili toplumunun kent yaşamını ve karakterlerin gündelik ilişkilerini ele alan film, geleneksel bir anlatı çizgisinden ayrılmasıyla dikkat çekti. Yapım, büyük bir ticari başarı elde etmekten çok festival çevrelerinde ve sinema eleştirmenleri arasında yarattığı etkiyle önem kazandı.
Tres Tristes Tigres, 1969 Locarno Film Festivali’nde Büyük Ödül kazandı. Böylece Ruiz daha ilk uzun metrajıyla uluslararası sinema dünyasının dikkatini çekmeyi başardı.
Bu film aynı zamanda onun gelecekteki sinemasının temel özelliklerini de ortaya koyuyordu. Karakter merkezli anlatım, gündelik yaşamın absürt yönleri ve olayların doğrudan bir sonuca bağlanmaması, Ruiz’in sinema dilinin erken dönem işaretleri arasındaydı.
Şili sinemasında politik ve deneysel dönem
1960’ların sonu ve 1970’lerin başı Şili’de sosyal ve politik açıdan yoğun bir dönemdi. Ruiz de bu atmosferin dışında kalmadı. Ülkesinde film ve televizyon projelerinde çalışırken dönemin toplumsal meselelerine çeşitli biçimlerde değindi.
Palomita Blanca, La Expropiación ve El Realismo Socialista gibi yapıtları bu dönemin önemli örnekleri arasında gösterilir.
Ancak Ruiz’in politik sinemaya yaklaşımı doğrudan propaganda veya klasik toplumsal gerçekçilik anlayışıyla sınırlı değildi. Yönetmen, toplumsal gerçekliği çoğu zaman ironi, absürt mizah ve gerçeküstü anlatımla ele aldı.
Bu nedenle onun filmlerinde politik meselelerle kişisel hikâyeler arasında kesin bir sınır bulunmaz. Günlük hayat, ideoloji, sınıf ilişkileri ve bireysel deneyimler zaman zaman birbirine karışır.
1973 darbesi ve Fransa’ya gidişi
Ruiz’in hayatındaki en önemli kırılmalardan biri 1973 yılında gerçekleşti. Şili’de askeri darbenin ardından ülkesini terk ederek Fransa’ya yerleşti.
Sürgün deneyimi, yönetmenin sanat hayatında yalnızca coğrafi bir değişiklik anlamına gelmedi. Ruiz artık bir yandan Şili’den uzaklaşmış, diğer yandan Avrupa’nın sanat çevreleriyle daha yakın ilişki kurmaya başlamıştı.
Fransa yıllarında çok farklı türlerde ve biçimlerde çalışmalar yapan yönetmen, zamanla Avrupa sanat sinemasının önemli isimlerinden biri haline geldi. Ancak eserlerinde Şili’ye ilişkin hatıralar, Latin Amerika kültürü ve çocukluk döneminden gelen imgeler varlığını sürdürdü.
Bu durum Ruiz’in sinemasını tek bir ülkenin sineması olarak sınıflandırmayı zorlaştırdı. Şilili bir sanatçı olarak başladığı yolculuk, Avrupa’da çok kültürlü ve uluslararası bir yapıya dönüştü.
Ruiz’in sinema dilini farklı kılan özellikler
Raúl Ruiz’in filmlerini anlamanın en önemli yollarından biri, onun hikâye anlatma biçimine bakmaktır.
Yönetmen, klasik Hollywood sinemasında sıkça kullanılan “başlangıç-gelişme-sonuç” modeline bağlı kalmayı tercih etmedi. Bunun yerine hikâyeleri parçalamayı ve farklı anlatı katmanlarını birbirine bağlamayı seçti.
Ruiz sinemasında sık görülen özellikler şunlardır:
- Doğrusal olmayan zaman kullanımı
- Hikâye içinde yeni hikâyelerin ortaya çıkması
- Gerçek ve düş arasındaki sınırların belirsizleşmesi
- Güvenilirliği tartışmalı anlatıcılar
- Kimlik değişimleri
- Edebiyat ve tiyatrodan yararlanma
- Sürrealist ve fantastik unsurlar
- İroni ve absürt mizah
- Hafıza ve geçmiş temaları
- Görüntü ile ses arasında alışılmadık ilişkiler
Bu yaklaşım, Ruiz filmlerini klasik olay örgüsüne alışmış izleyiciler açısından farklı bir deneyime dönüştürebilir. Yönetmenin amacı çoğu zaman seyirciye bütün cevapları vermek değildir. Filmin içinde boşluklar bırakmak, izleyicinin kendi bağlantılarını kurmasına izin vermek onun anlatı anlayışının önemli parçalarından biridir.
Three Crowns of the Sailor: Ruiz sinemasının özeti
1982 yapımı The Three Crowns of the Sailor, yönetmenin en tanınmış filmlerinden biri olarak öne çıkar.
Denizciler, yolculuk, ölüm, anlatı ve hafıza gibi unsurları bir araya getiren film, Ruiz’in gerçeküstü sinema anlayışını belirgin biçimde ortaya koyar.
Filmde anlatılan hikâye tek bir düzlemde ilerlemez. Karakterlerin anlattıkları geçmiş olaylar yeni anlatıların kapısını açar. Böylece seyirci, bir hikâyeyi dinlerken başka bir hikâyenin içine çekilir.
Bu yöntem daha sonra Ruiz’in pek çok filminde farklı biçimlerde karşımıza çıkacaktır. Yönetmenin sinemasında anlatıcı kadar anlatının kendisi de önemli hale gelir.
Edebiyat Raúl Ruiz için neden önemliydi?
Raúl Ruiz’in filmografisine bakıldığında edebiyatın çok özel bir yere sahip olduğu görülür. Yönetmen birçok önemli edebiyat eserinden sinema için ilham aldı.
Fakat Ruiz’in amacı romanı birebir perdeye aktarmak değildi. O, edebi metni yeni bir sinema dünyasının başlangıç noktası olarak değerlendiriyordu.
Bu yaklaşımın en kapsamlı örneklerinden biri Marcel Proust’un eserlerinden uyarlanan Time Regained oldu.
1999 tarihli film, Proust’un Kayıp Zamanın İzinde serisinin son cildinden hareket eder. Zaman, hatıra, geçmiş ve kimlik gibi Proust’un temel meseleleri Ruiz’in görsel anlatımıyla farklı bir boyut kazandı.
Ruiz’in edebiyat uyarlamalarındaki özgünlüğü de burada ortaya çıkar. Yönetmen metnin olaylarını yalnızca yeniden anlatmak yerine edebi düşünce biçimini sinemanın diliyle yeniden kurmaya çalıştı.
Genealogies of a Crime ve uluslararası tanınırlık
1997 yapımı Genealogies of a Crime, Ruiz’in Avrupa sinemasındaki konumunu güçlendiren çalışmalarından biridir.
Film, suç, aile, kimlik ve psikolojik karmaşıklık etrafında şekillenen çok katmanlı bir anlatıya sahiptir. Yönetmenin alışılmış gerçeklik algısını bozan yaklaşımı burada da belirgin biçimde görülür.
Yapım, Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı ödülü kazanarak Ruiz’in uluslararası festival çevrelerindeki etkisini artırdı.
Onun filmografisinde ödüller elbette önemliydi; ancak Ruiz’in asıl dikkat çekici özelliği, farklı projelerde birbirinden oldukça farklı anlatım biçimlerini denemekten vazgeçmemesiydi.
Three Lives and Only One Death
1996 yılında çekilen Three Lives and Only One Death, Ruiz’in dikkat çekici yapımlarından biri oldu. Filmde İtalyan sinemasının önemli oyuncularından Marcello Mastroianni başrolde yer aldı.
Birbirine bağlanan hikâyeler ve karakterlerin değişen kimlikleri, filmin temel anlatı özellikleri arasındadır.
Ruiz burada da seyircinin olayları tek bir gerçeklik üzerinden değerlendirmesine izin vermez. Hikâyeler arasında geçiş yapılırken zaman, mekân ve kimlik kavramları sürekli yeniden şekillenir.
Bu film, yönetmenin mizah ile gerçeküstücülüğü bir araya getirme konusundaki yaklaşımını da açık biçimde gösterir.
Klimt ve sanat tarihine yöneliş
Ruiz’in ilgi alanları yalnızca edebiyat ve Şili tarihiyle sınırlı değildi. 2006 yılında çektiği Klimt, Avusturyalı ressam Gustav Klimt’in hayatından ve sanatından hareket eden bir biyografik drama olarak dikkat çekti.
Filmde gerçek biyografi ile yönetmenin kendine özgü hayal dünyası arasında geçişler bulunur. Böylece Ruiz, biyografik sinemanın da kesin sınırlarını zorladı.
Bu yaklaşım onun genel sanat anlayışıyla uyumluydu: Gerçek bir kişiyi anlatırken bile sinemanın hayal kurma gücünü korumak.
Mysteries of Lisbon ile gelen son dönem başarısı
Raúl Ruiz’in kariyerinin en kapsamlı çalışmalarından biri Mysteries of Lisbon oldu.
2010 yılında çekilen film, Portekizli yazar Camilo Castelo Branco’nun aynı adlı romanından uyarlandı. Uzun süresi ve çok sayıda karakteriyle dikkat çeken yapım, Ruiz’in anlatı anlayışının geniş ölçekte uygulanmış bir örneğiydi.
Filmde bir hikâye başka bir hikâyeyi doğurur. Karakterlerin geçmişleri açıldıkça yeni kişiler ve olaylar ortaya çıkar. Seyirci, anlatının nereye gideceğini kesin olarak tahmin etmek yerine sürekli yeni bir öykü katmanıyla karşılaşır.
Mysteries of Lisbon, Ruiz’e Louis-Delluc Ödülü’nü kazandırdı ve yönetmenin son dönemindeki en önemli uluslararası başarılarından biri oldu.
Sinema yazarı ve kuramcı Ruiz
Ruiz’i yalnızca yönetmen olarak değerlendirmek eksik olur. Sinema üzerine teorik çalışmalar da yapan sanatçı, kendi film anlayışını yazılarıyla açıklamaya çalıştı.
1995’te yayımlanan Poetics of Cinema, Ruiz’in sinema düşüncesinin anlaşılması açısından önemli bir kaynak niteliğindedir.
Bu çalışmada yönetmen, klasik anlatı mantığının sinemadaki tek seçenek olmadığını savunan düşünceler geliştirir. Görüntülerin, seslerin, tesadüflerin ve farklı anlatı parçalarının bir araya gelmesiyle yeni sinemasal olasılıkların ortaya çıkabileceğini düşünür.
Dolayısıyla Ruiz’in filmografisi ile sinema üzerine düşünceleri birbirinden bağımsız değildir. Teoride savunduğu anlatı özgürlüğünü filmlerinde de uygulamıştır.
Valeria Sarmiento ile sanat ortaklığı
Ruiz’in hayatında ve çalışmalarında yönetmen ve kurgucu Valeria Sarmiento önemli bir yere sahipti.
Sarmiento, Ruiz’in birçok projesinde kurgu çalışmalarına katkıda bulundu ve yönetmenin yaşam arkadaşı oldu. Ruiz’in ölümünden sonra bazı projelerin tamamlanmasına da katkı sağladı.
Bu ortaklığın en dikkat çekici sonuçlarından biri The Wandering Soap Opera oldu. Ruiz’in daha önce çektiği görüntülerden oluşturulan film, Sarmiento tarafından tamamlandı ve 2017 yılında izleyiciyle buluştu.
Bu çalışma, Ruiz’in ölümünden sonra bile filmografisinin yeni yapımlarla genişleyebildiğini gösterdi.
Raúl Ruiz ne zaman öldü?
Raúl Ruiz, yaşamının son döneminde sağlık sorunlarıyla mücadele etmesine rağmen üretmeye devam etti. 2010 yılında ciddi bir karaciğer rahatsızlığı nedeniyle tedavi gördü.
19 Ağustos 2011’de Paris’te hayatını kaybeden yönetmen 70 yaşındaydı.
Ölümünden önce üzerinde çalıştığı La Noche de Enfrente, onun Şili’ye ve çocukluk dönemine yönelik ilgisinin son örneklerinden biri oldu.
Ruiz’in ölümünden sonra yayımlanan ve tamamlanan bazı çalışmalar, yönetmenin film mirasının yaşamının sona ermesiyle bitmediğini ortaya koydu.
Raúl Ruiz’in sinema tarihindeki yeri
Raúl Ruiz’in kariyerini yalnızca çektiği filmlerin sayısıyla değerlendirmek mümkün değildir. Yönetmenin sinemaya yaptığı en önemli katkılardan biri, hikâye anlatımının sınırlarını sürekli olarak genişletmesiydi.
Şili’de başlayan kariyeri Avrupa’ya taşındığında biçim değiştirdi; fakat temel merakı aynı kaldı: Bir hikâye nasıl anlatılır ve aynı hikâye başka şekillerde anlatılabilir mi?
Bu soruların peşinden giden Ruiz, geleneksel sinemanın kesinliklerini bilinçli biçimde bozdu. Onun filmlerinde gerçeklik değişken, hafıza güvenilmez, zaman parçalı ve karakterler çoğu zaman beklenmedik biçimde dönüşebilir.
Bu nedenle Ruiz’in eserleri, deneysel sinema ve Avrupa sanat sineması bağlamında özel bir inceleme alanı oluşturur. Aynı zamanda Şili sinemasının uluslararası alandaki önemli temsilcilerinden biri olarak da değerlendirilir.
Sonuç
Raúl Ruiz kimdir? sorusunun yanıtı, Şili’de doğup Fransa’da uluslararası bir sinema kariyeri kurmuş sıra dışı bir yönetmenin yaşam öyküsünün çok ötesine geçer.
Ruiz; tiyatrodan edebiyata, televizyondan sinema kuramına kadar uzanan geniş bir sanat alanında üretim gerçekleştirdi. Tres Tristes Tigres, The Three Crowns of the Sailor, Genealogies of a Crime, Time Regained, Three Lives and Only One Death, Klimt ve Mysteries of Lisbon gibi filmleri, farklı dönemlerde geliştirdiği anlatı anlayışının örneklerini oluşturdu.
Onun sinemasında hikâyeler hiçbir zaman tek bir yoldan ilerlemez. Bir karakterin geçmişi başka bir karakterin hikâyesine dönüşebilir; gerçek bir olay düşsel bir görüntünün içinde yeniden ortaya çıkabilir. Edebiyat, tiyatro, tarih, hafıza ve hayal gücü aynı anlatının içinde buluşabilir.
Raúl Ruiz’in bıraktığı sinema mirasının temelinde de bu özgürlük anlayışı bulunur. Yönetmen, izleyicinin filme yalnızca bakan kişi olmasını değil, anlatının parçalarını bir araya getiren aktif bir katılımcıya dönüşmesini hedefleyen bir sinema geliştirdi.
Bugün Ruiz’in eserleri, özellikle deneysel anlatı, gerçeküstü sinema, edebiyat uyarlamaları ve Şili sineması üzerine yapılan çalışmalarda önemini korumaktadır. Filmografisinin genişliği ve anlatım biçimlerinin çeşitliliği, onu sinema tarihinin kolayca tek bir kategoriye yerleştirilemeyen yönetmenlerinden biri haline getirmiştir.John’s Wife Film İncelemesi
POP HABER Popüler Haber Sitesi